Hoşgeldiniz!

Değerli Misafirlerimiz, Bu platform "Kütüphanecilik ve Bilgi Bilimi" camiasına fayda sağlamak amacıyla kurulmuştur. Tüm üye ve moderatörlerimiz yaptığı ve yapacağı çalışmalarla alanımıza katkıda bulunmaktadırlar. Sizler de aramıza katılmak istiyorsanız kayıt olabilirsiniz.

Telif Hakkı, Sansür, Düşünce Özgürlüğü Nedir?

Konuyu faydalı buldunuz mu?

  • Evet

    Oy: 3 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Oy kullanan toplam üye
    3

turankanbul

Administrator
Yetkili üye
Katıldı
16 Kasım 2019
Mesajlar
64
Puanlar
33
Yaş
24
Turan KANBUL
Çankırı Karatekin Üniversitesi
Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Tezli Yüksek Lisans Programı
Özet
Bu çalışmada “Telif Hakkı, Sansür ve Düşünce özgürlüğü” kavramları hakkında kavramsal bir analiz yapılmış ve tarihsel süreç içinde kavramların önemine değinilmiştir. Kütüphanecilik disiplini açısından bu kavramların önemi ve gerekliliği üzerine araştırmalar yapılmış, ulusal ve uluslararası belgelerde yer alan araştırmalar konu edinilmiştir.

1. Telif Hakkı
“Telif hakkı, kişinin her türlü fikir ve emeği ile meydana getirdiği ürünler üzerinde sahip olduğu haklardır”. Kavramın kronolojik tarihine bakıldığında ilk ve ortaçağ dönemlerinde “Bir şeyin ya da bir ürünün aslına sahip olan, o şeyin ya da ürünün haklarına da sahip olur” düşüncesi benimsenmiştir. Tarihsel sürecin devamında ise matbaanın icadı ile bu haklar önem kazanmış ve boyutunda farklılıklar yaşanmıştır. İmtiyazlar dönemi olarak adlandırılan bu matbaanın buluşuyla ortaya çıkan bu haklar ve kanunlar daha çok yayınevlerini korumuştur. Eser sahiplerini koruyan ilk kanun “Kraliçe Anne Kanunu” olarak bilinmektedir. Toplumumuzda ise bu durum 1727 yılında matbaanın kullanımıyla birlikte hız kazanmış ve bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin ilki 1857 tarihli “Telif Nizamnamesi” olarak bilinmektedir. Bu nizamnameye göre eseri basan ve yayınlayan kişi ve/veya kurumların eserin basıldığı kadar nüshalarının tükenene kadar eser üzerinde hakkı olduğunu savunmuş ve eser sahibine, eser üzerinde ömür boyu haklar tanınmıştır. Devamında ise 8 Mayıs 1910 tarihinde yayınlanan “Hakkı Telif Kanunu” ile telif haklarının boyutu ve esnekliği uluslararası boyuta yaklaşmış fakat yetersiz kalmıştır. 1 Ocak 1952 yılında yayımlanan “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu” ile uluslararası antlaşmalara uygun bir şekilde hazırlanmış eksik görüldüğü kısımlar tarihsel süreç içerisinde güncellenerek güncelliğini korumuştur. Bu bağlamda telif hakkının kronolojik tarihine uygun bir tanım yapılacak olunursa “Telif Hakkı, özgün eserler üzerinde ve bu eserleri oluşturan, yayınlayan veyahut bir araya getiren kişi ve kurumlara tanımlanan maddi ve manevi haklar olarak tanımlanabilir. Telif hakkı, kişiyi koruduğu gibi eserin veya ürünün bütünlüğünü ve orijinalliğini korumayı amaçlamaktadır. Telif haklarının kişisel ve toplumsal olarak iki farklı boyutu bulunmaktadır. Bu boyutlardan ilki eser sahiplerini telif hakları kapsamında güvence altında tutmak ve üretkenliğe teşvik etmektir. Diğer boyutu ise özgün ve yaratıcı eserlerin telif hakları kapsamında belirlenen süre sonunda toplumun yararlanmasına olanak tanımaktır. Toplumsal düzenin sağlanmasında telif haklarının rolü oldukça önemlidir. Eser sahibi ve toplum arasında köprü vazifesi gören telif hakları eser sahibinin ve kullanıcıların haklarını tanımlamaktadır. Bu hakların yasal boyutu ise “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu” adı altında belirtilmektedir. Fikir ve sanat eserleri kanununa göre eser sahibine tanımlanan bir takım haklar bulunmaktadır. Bu haklar “Mali ve Manevi” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
1.1 Mali Haklar
Eser sahibinin fikir ve emeği ile ortaya çıkardığı eserden maddi olarak kazanç sağlamasına olanak sağlayan haklardır. Bu haklar;
  • İşleme Hakkı
  • Çoğaltma Hakkı
  • Yayma Hakkı
  • Temsil Hakkı
  • Umuma İletim Hakkı
1.2 Manevi Haklar
Eser sahibinin fikir ve emeği ile ortaya çıkardığı eserden manevi olarak kazanç sağlamasına veya yarar elde etmeye olanak sağlayan haklardır. Bu haklar;
  • Umuma arz hakkı
  • Adın belirtilmesi yetkisi
  • Eserde değişiklik yapılmasını men etme yetkisi
  • Eser sahibinin malik ve zilyede karşı haklar
2. Sansür ve Sansür Türleri Nelerdir? Tarihsel Süreçte Sansür Uygulamaları
TDK’ye göre sansür, her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden izne bağlı bir şekilde denetlenmesi işi veya sıkı denetimi olarak ifade edilmektedir. İnternet kaynaklarına göre ise sansür çeşitli kavramların, eserlerin, düşüncelerin veya ideallerin denetimli olarak kontrol altına alınması olarak gösterilmektedir. Sansür kavramı Fransızcadan “censure” kelimesinden meydana çıkmış ve günümüze ulaşmıştır. Sansürün genel olarak tanımına bakıldığında “Bir eylem, görüş, haber, düşünce veya bir yayının bir takım önlemlerle sınırlandırılması ve/veya kısıtlanmasıdır” anlamı çıkarılmaktadır("Sansür", 2020). Sansür kavramının bir kısıtlama veya bir engelleme durumu olduğu anlaşılmakta ve sadece devletlerce değil, kişilerce ve özel kuruluşların teşebbüsü ile de gerçekleştirilebilir. Sansür, devletin veya toplumun refah seviyesine bağlı olarak doğru orantılı bir şekilde yükselip azalma gösterebilir. Bu bağlamında sansür uygulamaları hakkında her hükümetin kendi döneminde kendine yapılan muhalefeti engellemek adına veya kendi ideolojisine uygun olmayan sesi bastırmaya çalışması sonucu sanatsal ifade özgürlüğünün engellenmesi ve sonuç olarak sanat eserlerinin tahrip olması hususu üzerine işleyen bir olgu olarak ifade edilebilir(“Sansür Nedir?”, 2015).

Tarihsel Süreç içerisinde sansür, ilk olarak M.Ö. 213’ te Eski Çin’ de İmparator Shi Huang Di’nin bilimsel kitapların dışında kalan tüm kitapları yakmasını emretmesi, Roma’da vergi toplamak amacı ile nüfus sayımı yapan sansürcülerin yetkilerinin devlet güvenliğini tehlikeye sokacak yazılı belgelerin duyurulmaması amacıyla genişletilmesi, örneklere rastlanılmaktadır(“Günümüzde sansür ve sansürün tarihçesi.../Güncel/milliyet blog”,2020).

Orta çağlarda ise bazı kitapları yasaklama görevini kiliseler yüklenmişlerdir. Dinsel inançların korunması ve sürdürülmesi konusu üzerinde titizlikle duran din adamları, hemen hemen her çağda birçok esere sınırlandırma getirmişlerdir. Uzun yıllar boyunca Katolik Kilisesi’nin “Yasaklı Kitaplar Listesi” birçok kitabın okunmasını yasaklamıştır. Bunların yanı sıra Papa’nın buyruğu ile bir sansür komitesi kurulmuş ve Katoliklerin okunmaması gereken kitapların bir listesi “Index Librorum Prohibitorum” adlı kitapta belirtilmiştir(San, 1969).

Genellikle devletin otoritesi, din ve ahlakın korunması adına uygulanan bu sansür uygulamaları, matbaanın bulunması ve kitapların basımının artmasıyla kurumsallaşmış gerçek anlamda bir ivme kazanmıştır. İnsanların, kişisel hak ve özgürlüklerinin bilincine vardığı bilhassa Fransız İhtilali (1789-1799), 18. ve 19. yüz yıllarda başlayan Sanayi Devrimi vb. olayların bir takım getirileri olmuştur. Bu bağlamda düşünce ve basın özgürlüğünün genel kabul görmesi ve bunun sonucunda çağdaş toplumların varlığını oluşturması, sürdürmesi ile sansür olgusunu toplumların bir baskı aracı olarak nitelendirmesi beraberinde gelmiştir. Ülkelerin geçirmekte olduğu politik süreçler ve iktidarların baskıcı dönemlerinde sansür başvurulan ilk yöntemlerden biri olmuştur. Tarihsel süreç ve olaylara bakıldığında düşüncelerin kısıtlanması ve baskılanmasında sansür bir araç niteliği taşımıştır(Ayva, t.y.).

İngiltere’de 1531 yılında VIII. Henry tarafından il sansür memuru tayin edilmiştir. Amerikan kolonilerinde ise sansür adına daha katı bir yaklaşıma gidilmiş olup 17. ve 18. yüzyıllarda yine İngiltere ve Amerika tarafından bir takım çalışmalara gidildiği görülmektedir. Bu çalışmalarda basın ve konuşma özgürlüklerini güvence altına alacak bir biçimde sansürün kapsama alanını küçülten bir yöntem izlenmiştir. Milletlerin demokratikleşme süreçleri ile doğru orantılı bir şekilde sansürün kapsama alanının sınırlandırıldığı görülmektedir(Ayva, t.y.). Osmanlı’da ise sansür alanında yapılan ilk resmi uygulama 1864 yılında Matbuat Nizamnamesi (Basın Tüzüğü) ile başlamıştır(Ayva, t.y.). Bu tüzükle gazete ve dergi çıkarmak izne bağlanıp hükümete gerekli gördüğü durumlarda yayın organlarını kapatma yetkisi verilmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde gazetecilerin haber üretme süreçleri belirli kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Bir kişinin saltanata, genel adaba veya ulusal ahlaka aykırı yazılar yazması veya söylentiler çıkarması ve hanedana ya da toplumun ahlaki düzenine saldırıda bulunmasının yanı sıra üst düzey bürokratlara dokunacak sözlerde bulunması, devletin dost ve müttefiki bulunan hükümdarlara dokunacak yayınlar yapması gibi durumlarda çeşitli miktarlarda altın ve sürelerle hapis cezasına çarptırılması gibi kanun veya kurallara gidilmiştir(Kalemli̇, 2018). II. Abdülhamit yönetimi ise Osmanlı Devletinde sansürün en katı biçimde uygulandığı dönem olagelmiştir. 1881 yılında kurulan Encümeni Teftiş ve Muayene’ye gazete, dergi ve kitapları yayımlanmadan önce denetleme yetkileri verilmiştir. Bu dönemde basılan her şey politik düzene uygunluk açısından denetlenmiş olup hükümetin ideolojisine ters düşen her türlü kitap, gazete ve dergi sansür mağduru edilmiştir. Bu dönemlerde sanatsal yönden gerilemekte olan Osmanlı Devleti sanatsal açıdan ilerleyeceği yerde gittikçe gerilemeye maruz kalmıştır(Demirel, 2007). II. Meşrutiyet’in ilanı ile 1908 yılında basın alanında uygulanan sansür uygulamaları kaldırılmıştır. Bundan dolayı II. Meşrutiyet’ in 23 Temmuz da ilan edilmesi ile Cumhuriyet Döneminde “Basın Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Mütareke döneminde işgalci güçler hem İstanbul’da hem de Anadolu’da basın yolunu kullanarak sıkı bir sansür uygulamıştır(Ataman, 2009). Şeyh Said İsyanı ile hareketlenen durum sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu (1925) ile basın ve sansür denetim altına alınmıştır. Sansürün tamamen kaldırılması 1923 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile mümkün olmuştur. Bundan sonraki yıllarda sansür kanununda olumlu yönde değişiklikler yapılmış fakat basın özgürlüğüne 1950 - 1960 yılları arasında politik sebeplerden ötürü yeniden kısıtlamalar getirilmiştir. Devamını izleyen yıllarda 1961 Anayasası ile basına sansür uygulanılamayacağı güvence altına alınmışsa da sıkıyönetim dönemlerinde yapılan bir takım uygulamalar gizli sansür olarak değerlendirilmiştir. 1982 Anayasasında da benzer durumlar yer almış ve benzer uygulamalara gidilmiştir. Anayasada, kamu düzeninin bozulmasına sebep olacak yayınların ve dağıtımlarının yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından sınırlandırılabileceği hükmü radyo, televizyon ve sinema gibi kitle iletişim araçları ile yayınların izne bağlanabileceği hükmüne yer verilmiştir(Sali̇hpaşaoğlu ve Mumcuoğlu, 2007). Cumhuriyetin ilk yılları ve çok partili döneme geçiş sürecinde sansür kavramına örnek olacak uygulamalara gidilmiştir. Demokrat Parti döneminde muhalefete sıklıkla sansür uygulamaları yapılmıştır. Öyle ki Demokrat Parti seçim çalışmalarında basının gücünü önceden fark etmiş ve bu gücü etkin bir şekilde kullanmıştır. Yönetme hakkını elinde bulundurduktan sonra da gazetelerde ve radyoda muhalefetin bu araçları seçim propagandalarında kullanmasını engellemiş, bu araçları hükümetin faaliyetlerini duyurmada kullanmıştır(Bulunmaz, 2012). Günümüzde de sansür birçok devlet tarafından yasalar ya da baskı yoluyla uygulanmaya devam etmektedir.
2.1 Günümüzde Kullanılan Sansür Türleri
2.1.1 Olağanüstü hal erkleri
Devletlerin olağanüstü hallerde yaşamasını gerekçe göstererek, medyanın resmi veya gayrı resmi yollarla ulusal çıkarlar gözetilerek hareket etmesini sağlamak adına uygulanan sansür türüdür. Bu sansür türü iki yolla işlemektedir(Koç, 2012).

2.1.1.1 Ön engelleme
Yapılacak olan yayının önceden devletçe denetlenmesi ve ulusal çıkarlara uygunluğunun araştırılmasıdır(Koç, 2012).

2.1.1.2 Yayın sonrası sansür
Devlet aleyhine olan yayınların, terörizmi teşvik gibi suçlamalara maruz bırakılarak yayınların parçalanması, yakılması, toplatılması vb. olarak gösterilebilir(Koç, 2012).

2.1.2 Gizlilik
Gizlilik, devlet erkinin keyfi uygulamalarının bir yansıması olarak en önemli yeni sansür türü olarak dikkat çekmektedir. Telefon dinleme, kirli işlerin örtbas edilmesi, gizlilik kanalları vb. durumların kamuoyunun bilmesi gereken ve bilgisinden mahrum bırakıldığı sansür türüdür(Koç, 2012).

2.1.3 Yalan söylemek
Devletlerin/Kurumların veya Kişilerin gerçekleri saklamak adına halkla ilişkiler yoluyla veya farklı yöntemlerle politik, sosyolojik veya özel alanlarda bir takım aldatıcı bilgilerle imaj çalışmalarına olumlu yönde katkı sağlamak adına kullanılan sansür türüdür(Koç, 2012).

2.1.4 Devlet reklamcılığı
İlan bağımlı medya, devletin büyük paydan yararlandırmayacağı endişesiyle, hükümetin dili olmak durumunda kalmaktadır. Bu durum halkla ilişkiler amaçlı yalanları beslemekte, liderlerin kayırıldığı, hesap sorulmayan, bunun yerine yönetenin dilediğince biçimlendirdiği yayınları beraberinde getirmektedir. Devletin reklam vaadiyle kontrol altına aldığı gazeteciler politikacıların emrine girmektedirler(Koç, 2012).

2.1.5 Korporatizm
Yukarıda sıralanan dört sansür türünün bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Korporatizm, çıkar grupları ve örgütlerine pazarlıkla resmi statü veren bir devlet müdahalesi süreci olarak tanımlanmaktadır. Devlet, kendi işlevlerinin birçoğunu sivil toplumun devlet dışı örgütlerine aktardıkça, kamusal önem taşıyan pek çok konudaki kararlar da uzun pazarlıklar sonucunda ve uzlaşmaya varılarak alınabilmektedir. Korporatizm, devletle sivil toplumun iç içe geçmişliğini ve bunlar arasındaki uzlaşmaları tanımlamaktadır(Koç, 2012).
3. Düşünce Özgürlüğü Kavramı ve Gelişimi
Düşünce özgürlüğü, bireyin kendini gerçekleştirebilmesi, gücünü ve yeteneklerini keşfedebilmesi ve kendi geleceğiyle ilgili kararlar verebilmesini sağlayan önemli bir unsurdur. Bireyin varoluş gereği kendini gerçekleştirmesi düşünce özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne bağlıdır. Bunların bağlamında özgürlüğün en yapısal mekanizması da düşünce özgürlüğüdür. Düşünce özgürlüğünü bireylerin ifade etmesinde de önemli mihenk taşları bulunmaktadır. Bireylerin bu yetilerini baskı altında kalmadan kullanmaları, aktarmaları ya da ortaya çıkarılan düşünce ürününe diğer bireylerin erişebilmesi bunlardan bir kaçını oluşturmaktadır. Düşünce özgürlüğünün ne olduğu, bu kavramın sınırlarının nerede başlayıp ve nerede bittiğin tartışmaları günümüzde de devam etmektedir(Tonta ve Çelik, 1996).

Düşünce özgürlüğü sadece birey açısından değil, farklı ve yeni fikirlerin yayılmasını sağlamakla toplum açısından da önem taşımaktadır. Değişim ve gelişimin bir döngü olarak kendini takip ettiği bu dönemlerde bilakis yeni fikir ve isteklerin içerisinde bulunulan mevcut sistemlerin olumsuz veya eksik taraflarının ortaya çıkarılmasında önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Çözüm odaklı düşünebilme ve bunun bağlamında yeni fikir ve yöntemler geliştirme bu sayede mümkün hale getirilir. Düşünce özgürlüğü toplum hayatının güvenli ve huzurlu bir şekilde devam ettirilmesinde de önemli rol alır. Bu husus karşıt görüşlerin yasaklanması ile değil açık platformlarda düşünce, görüş alış verişi ile sağlanabilir(Kaboğlu, 1963).

Ekici ve Yılmaz düşünce özgürlüğünün kapsamını şu şekilde belirtmektedir:
  • İnsanın düşünme eyleminin engellenmemesi,
  • Düşünmenin ürünü olan düşüncenin yazı, resim, konuşma gibi değişik yollarla ifade edilmesi, açıklanması,
  • Açıklanan düşünceye diğer insanların erişiminin engellenmemesi(Eki̇ci̇ ve Yilmaz, 2013).
Düşünce özgürlüğünün üç kurucu unsurunu şu şekilde sıralamak mümkünüdür:
  • Haber alma ve öğrenme özgürlüğü; düşüncenin oluşum öncesi evresine ilişkindir. Düşünce sahibi olabilmek için kişilerin bilgi kaynaklarına özgürce ulaşabilmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda diledikleri gibi seçim yapabilmeleri ve böylelikle istedikleri kanılara, savlara varabilmeleri gerekmektedir. Bireylerin öğrenme özgürlükleri doğumdan ölüme değin geçen sürede hep var olan ve kullanılacak olan bir yetidir. Fikir ve düşüncelere ulaşabilme olanakları ve serbestliği, düşünceye hammadde sağlamaktadır. Bilgilenme olarak adlandırılan bu kavram düşünmenin niteliğini ve olanaklarını geliştirir. Haber, bilgi ve belgelere ulaşabilme, enformasyon hakkı olarak da nitelendirilebilir. Bu hak, bireylere düşünce, fikir, hüviyet olanağı sağladığı için düşünce özgürlüğünün ön koşulu olarak da değerlendirilmektedir.
  • Kanaat özgürlüğü; soyut düşünce evresinde ortaya çıkmaktadır. Haber alma ve öğrenme özgürlüğünün güvence altına alındığı bir ortamda oluşan düşünce ve kanaatlerden ötürü kınanmamayı temel almaktadır. Kanaat, düşünce özgürlüğü ile doğru orantılı bir şekilde var olmuştur. Hiçbir birey, kanaatleri nedeniyle rahatsız edilemez ve suçlayıcı ithamlar ile karşılaşamaz. Bu özgürlük, yalnızca kanaatlerin açıklanmasını tehlikeye koyan her şeye karşı güvenceleri değil, farklı siyasal, felsefi ya da dinsel inançları nedeniyle bireyleri rahatsız eden ya da bunların benimsenmesini engelleyen her olumsuz etmene karşı güvenceyi gerekli kılmaktadır.
  • Açıklama özgürlüğü; düşüncenin dışa vurulması (dışsallaşması) evresinde ortaya çıkmaktadır. Soyut düşüncenin işlevselliği, onun dışa vurulmasına bağlıdır. Açıklama özgürlüğü olmadıkça, düşünce edinmeye yarayan özgürlükler ve kanaat özgürlüğü bir anlam taşımaz. Açıklama eylemi düşünce özgürlüğünden ayrıldığında, düşünce özgürlüğü anlamsızlaşacaktır. Bireyin kafasında başlayıp yine kafasında biten bir özgürlüğe, “özgürlük” sözünü kullanmak da bir anlam ifade etmeyecektir(Korkmaz, t.y.).
Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (International Federation of Library Associations and Institutions/IFLA) tarafından yayımlanan bildirgede internet erişim özgürlüğü desteklenmektedir. Bildirgede “bilgiye engelsiz erişim özgürlük, eşitlik, küresel anlayış ve barış için temeldir” ifadesiyle, IFLA (2014) belirtir ki:
  • Düşünce özgürlüğü, her birey için hem fikirlere sahip olma ve açıklama hem de bilgiyi araştırma ve erişim hakkıdır. Bu, demokrasinin temelidir ve kütüphane hizmetinin çekirdeğini oluşturur.
  • Bilgiye erişim özgürlüğü, ortam ve sınırlara bakılmaksızın, kütüphane ve bilgi bilim mesleğinin temel sorumluluğudur.
  • İnternete kütüphane ve bilgi hizmetleri aracılığı ile engelsiz erişim özgürlük, refah ve kalkınma için toplumları ve bireyleri destekler.
3.1 Uluslararası Belgelerde Düşünce Özgürlüğü
Düşünce özgürlüğü, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde insanın sahip olduğu “en değerli haklardan biri” olarak tanımlanmıştır. Düşünce özgürlüğünün öneminin iki yüz yıl öncelerinde dahi vurgulandığı görülmektedir. Bu önemli hususların günümüzde de kabul gördüğü ve geçerliliğini koruduğu anlaşılmaktadır. 1948 tarihinde yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde düşünce özgürlüğü bütün yönleri ile ele alınarak düzenlemeler yapılmıştır. Bildirinin 19. maddesi “herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber ve fikirleri her yoldan aramak, elde etmek ve yaymak hakkını içerir” hükmünü içermektedir. 30. maddesinde yer alan “bu Bildiri’nin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete, zümreye ya da kişiye, yönelik bir faaliyete girişme ya da eylemde bulunma hakkını verir şeklinde yorumlanamaz.” hükmü ne yer verilmiştir(Kaygisiz, 2015).

1950 yılında imzalanıp 1953 yılında yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ nin 10. maddesinde de düşünce özgürlüğü ilkesine yer verilmiştir: “ Herkes düşünceyi açıklama hakkına sahiptir. Bu hak düşünce hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları söz konusu olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek özgürlüğünü içerir. Bu madde, devletlerin radyo, sinema veya televizyon izletmelerini bir izin rejimine tabi kılmalarına engel değildir.” “Bu hürriyetlerin kullanılması, ulusal güvenliği, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği, düzenin korunması, suçu önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın ve başkalarının şöhret ya da haklarının korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, koşullara, sınırlamalara ya da yaptırımlara bağlı tutulabilir.” Bu iki ana maddelerde yer alan düşünce özgürlüğüne paralel hükümler daha ayrıntılı bir şekilde Birleşmiş Milletler çerçevesinde 1966’ da hazırlanmıştır. 1976 tarihinde Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Milletler Arası Antlaşma’ sının 19. maddesi ile düzenlenmiştir(Kaygisiz, 2015).

1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 18. maddesinde düşünce özgürlüğü şu şekilde yer almaktadır:
  • Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kendi tercihiyle bir dini kabul etme veya bir inanca sahip olma özgürlüğü ile tek başına veya başkalarıyla birlikte toplu bir biçimde, aleni veya özel olarak, dinini veya inancını ibadet, uygulama, öğretim şeklinde açığa vurma özgürlüğünü de içerir.
  • Hiç kimse, kendi tercihi olan bir dini kabul etme veya inanca sahip olma özgürlüğünü zayıflatacak bir zorlamaya tabi tutulamaz.
  • Bir kimsenin dinini veya inancını açığa vurma özgürlüğü ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, sağlık veya ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla, hukuken öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamalara tabi tutulabilir.
  • Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, anne-babalar ile mümkünse vasilerin kendi inançlarına uygun biçimde çocuklarına din ve ahlak eğitimi verilmesini isteme özgürlüğüne saygı göstermeyi taahhüt ederler(Kaygisiz, 2015).
Düşünce özgürlüğü, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (1982) “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” başlıklı 26. maddesi ile garanti altına alınmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. maddesi (United Nations 1948) ve Türkiye'nin de tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde de düşünce özgürlüğü ele alınarak iki fıkra halinde belirlenmiştir.

3.2 Düşünce Özgürlüğü Kapsamında Belirlenen Haklar ve Özgürlükler
  • Görüş Sahibi Olma Hakkı: Düşünce özgürlüğünün temel dayanaklarından biri olan görüş sahibi hakkı AİHS’nin 10. Maddesi ile “görüş sahibi olma” olarak ifade edilmektedir. Örneğin bir kamu görevlisinin bir siyasi parti veya herhangi bir derneğe üyeliği sonucunda mesleğine son verilmesi bu görüşe aykırı bir durumdur(Karan, 2018).
  • Bilgi ve Düşüncelere Erişim Hakkı: IFLA düşünce özgürlüğü bildirgesine göre kişinin dini, dili, ırkı, cinsiyeti, sosyo-ekonomik durumu ayırt edilmeksizin herkesin bilgiye erişim hakkı olduğu ifade edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre ise “bilgi ve kanaatlere ulaşma özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün norm alanı içinde olduğu konusunda hiçbir şüphe ya da anlaşmazlık bulunmamaktadır(Karan, 2018).”
  • Bilgi ve Düşünceleri Yayma Hakkı: “IFLA düşünce özgürlüğü bildirgesinde yer alan bilgi edinme ve yayma hakkı bireylere tanınan en doğal haklardan biridir. Bildirgenin dışında AİHS’in 10. maddesinde yer alan bilgi ve düşünceleri yayma hakkına paralel bir düzenleme Anayasa’nın 26. maddesinde yer almıştır. Bu madde Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurularda ifade özgürlüğü ile ilgili temel düzenlemedir. Anayasa’nın 26. maddesinin ilk fıkrası “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar(Karan, 2018).”
  • Bilgi Edinme Hakkı: Yukarıda belirtilen maddelere benzerlik gösteren bu maddeye yine bildirgede yer verilmiş ve bireylerin hakları tanımlanmıştır. “AİHS’in 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü, görüş sahibi olma özgürlüğü, bilgi ve düşünceyi edinme özgürlüğü ile bilgi ve düşünceyi yayma özgürlüğünü içermektedir. Bilgi edinme hakkının kişinin kendi hakkında devlet tarafından tutulan verilere erişim hakkı, kişinin kendisi hakkında olmayan ve devlet tarafından tutulan verilere erişim hakkı ve kişinin kendisi ile ilgili olmayan, devlet tarafından tutulan ancak kamu yararı taşıyan konularda bilgilendirilme hakkı gibi görünümleri bulunmaktadır(Karan, 2018).”
  • Özel Hayata Saygı Hakkı: “Düşünce özgürlüğünün sıklıkla karşı karşıya geldiği hak özel yaşama saygı hakkıdır. Bu durumu özetlemek gerekirse düşünce özgürlüğünün birey ve yaşantısıyla sınırlı kalması en muhtemel olanıdır. Bireyin düşünce özgürlüğü adı altında kişilerin veya kurumların düşünce özgürlüğü sınırlarını ihlal etmesi kabul edilemez durumlardan biridir. Bu bağlamda AİHS’nin 10. Maddesinde ve Anayasa’nın 26. maddesinde başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sınırlamalar bakımından meşru bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bu meşru amaç doğrultusunda kişilerin özel yaşamına saygı hakkı korunmakta ve ifade özgürlüğü sınırlanabilmektedir. Özel yaşama saygı hakkının belirtilen boyutu Anayasa’nın 17. maddesinde, kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkı kapsamında düzenlenmiştir(Karan, 2018).”
  • Cevap ve Düzeltme Hakkı: “Anayasa’nın 32. maddesine göre “Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir(Karan, 2018).”
  • İspat Hakkı: “Anayasa’nın 39. maddesinde bu hakka açık bir şekilde yer verilmiştir. İspat hakkı ceza hukuku anlamında bir hakaret söz konusu ise ve dile getirilen ifadenin muhatabının bir kamu görevlisi veya kamu hizmetinde bulunan bir kişi olduğu durumlarda gündeme gelen bir haktır(Karan, 2018).”
4. Telif Hakkı, Sansür, Düşünce Özgürlüğü ve Kütüphanecilik
Telif hakkı, devletlerin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılı olmakla birlikte telif hakkı kapsamında bulunan ürünlerin ve/veya eserlerin çeşitli yöntem ve biçimlerde gerçekleştirilen bilgi kayıt ortamlarındaki fikrî emeğe gösterilen saygı ve hakların korunmasına bağlıdır. Devletlerin ulusal bilgi birikimlerini oluşturan fikri emek ürünlerine gösterilen saygı ve sağlanan haklar bu yönde bir teşvik niteliği taşımaktadır. Fikri ürünlerin denetimi, korunması ve hizmete sunulabilmesi için çeşitli yasal faaliyetler düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemeler kapsamında “Fikir ve Sanat Eserleri Derleme Kanunu” ortaya çıkarılmış ve bu hakların korunmasında ve denetlenmesinde kütüphanelerin ve kütüphanecilik mesleğini rolü büyüktür. Korsan ürünlerin, düşünce hırsızlığının yaygın olduğu günümüz çağında telif hakkının önemi sıkça vurgulanmaktadır. İnternetin giderek yaygınlaşması bilgi aşırması (intihal), eserlerin kopyalanması ve çoğaltılması gibi eylemlerin artışına sebep olmaktadır. Telif hakkının korunması hususunda mücadelede ilk sıralarda yer alan kütüphaneler internetin yaygınlaşması ile birlikte elektronik ortamda yer alan dokümanların telif haklarının korunmasına özen göstermeli ve bu hususta önemli çalışmalar yapmalıdır.

Sansür, bir düşünceyi, bir bilgiyi yahut bir ürünü toplumun ve devletin yararı gözetilerek kısıtlanması, kişiler ve kurumların kendi çıkarlarını gözeterek bir takım bilgi ve bilgi kaynaklarının kısıtlaması daha genel bir tabirle belirli amaç ve hedeflerle bilgi erişiminde kısıtlamaya gitmesi olarak ifade edilebilir. Çeşitli dönemlerde siyasi partilerin, iktidarların, devletlerin, kurum ve kuruluşların bir takım nedenlerle sansüre başvurduğu gözlemlenmekte ve bu eylemi kamu yararı gözetilerek yapıldığını öne sürdüklerini ifade etmişlerdir. Sansürün hiçbir şekilde kabul edilemeyeceği ifade edilse de günümüzde istenmeyen görüş, düşünce ve ifadelerin engellenmesi/kısıtlanması giderek artmaktadır. Tarihsel sürece bakıldığında bilginin ve bilgi kaynaklarının imha edilerek veya gizlenerek kamuoyunu düşünce ve bilgiden mahrum bırakıldığı görülmektedir. Sansürün en çok etkilediği alanlardan olan bilgi merkezleri ve kütüphaneler çeşitli dönemlerde farklı kişi, kurum ve kuruluşlar tarafından sansüre maruz bırakıldığı görülmektedir. ALA, 18. ve 19. Yüzyıllarda sansüre karşı faaliyetlerde bulunmuş ve bu faaliyetler tüm kütüphanecilik camiasına ışık olmuştur. Bu bağlamda ulusal ve uluslararası kütüphanecilik ilkelerinde yer alan “sansüre karşı çıkma” ilkesinin önemi görülmektedir.

Düşünce özgürlüğü, kişinin bilgi edinme, düşünce sahibi olma ve yayma hakkı olarak ifade edilebilir. Kütüphaneler bireylerin kendilerini huzurlu ve özgür hissettiği ortamlardan biri olarak algılanmaktadır. Türk Kütüphaneciler Derneği mesleki etik ilkelerinde “bilgi erişim hakkını, toplumun tüm bireyleri için savunur ve gereklerini yerine getirmeye çalışırlar” ifadesine yer verilmektedir. Bu bağlamda kütüphaneciler kullanıcıların bilgi erişimine destek olmalı, haber alma hakkının önündeki engelleri kaldırmalıdırlar.

Kaynakça
Ataman, B. (2009). Türkiye’de ilk basın yasakları ve Abdülhamid sansürü. http://dspace.marmara.edu.tr/xmlui/handle/11424/562 adresinden erişildi.

Ayva, G. (t.y.). DÜNYA TARİHİNDE SANSÜR UYGULAMALARI VE TÜRKİYE’DE SANSÜR. Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 10.

Bulunmaz, B. (2012). Türk Basın Tarihi içerisinde Demokrat Parti dönemi ve sansür uygulamaları. Öneri Dergisi, 10(37), 203-214. doi:10.14783/od.v10i37.1012000184

Demirel, F. (2007). 2.Abdülhamid Döneminde Sansür (1. bs.). İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Eki̇ci̇, S. ve Yilmaz, B. (2013). Hacettepe Üniversitesi İlköğretim Bölümü Öğrencilerinin Düşünce Özgürlüğüne İlişkin Tutumları. Bilgi Dünyası, 14(1), 17-36-36.

Günümüzde sansür ve sansürün tarihçesi.../Güncel/milliyet blog. (t.y.).Blog.milliyet.com.tr. 6 Mayıs 2020 tarihinde http://blog.milliyet.com.tr/gunumuzde-sansur-ve-sansurun-tarihcesi/Blog/?BlogNo=447844 adresinden erişildi.

Kaboğlu, İbrahim. (1993). “Düşünce özgürlüğü (Avrupa ölçütleri ve Türkiye). İnsan Hakları Yıllığı 45-53.

Kalemli̇, H. (2018). I. Dünya Savaşı Yıllarında Osmanlı Devleti’nde Sansür Uygulaması. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (62), 509-538. doi:10.14222/Turkiyat3896

Karan, U. (2018). İfade Özgürlüğü: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi—2 (1. bs.). Ankara: Avrupa Konseyi. https://www.anayasa.gov.tr/media/3545/02_ifade_ozgurlugu.pdf adresinden erişildi.

Kaygisiz, Ü. (2015). DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE VERİLEN ÖNEM AÇISINDAN HUKUK SİSTEMLERİNE KAVRAMSAL BİR YAKLAŞIM, 12.

Koç, S. (2012). NEDEN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ DEĞİL DE SANSÜR? İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi | Istanbul University Faculty of Communication Journal, (4). doi:10.17064/iüifhd.70950

Korkmaz, Ö. (t.y.). DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE SINIRLARI. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 34.

Sali̇hpaşaoğlu, Y. (Yazar) ve Mumcuoğlu, M. (Tez D. (2007). TÜRKİYE’DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ. (Thesis). https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/handle/20.500.12575/28161 adresinden erişildi.

San, A. (1969). Sansür ve Kütüphaneler. Türk Kütüphaneciliği, 18(4). http://www.tk.org.tr/index.php/TK/article/viewFile/1905/1879 adresinden erişildi.

Sansür Nedir? Sansürün Tarihi Geçmişi. (2015, 18 Ekim).NeOldu.com. Blog. 6 Mayıs 2020 tarihinde https://www.neoldu.com/sansur-nedir-sansurun-tarihi-gecmisi-8335h.htm adresinden erişildi.

Sansür—Kelime Etimolojisi, Kelimesinin Kökeni. (t.y.). 6 Mayıs 2020 tarihinde https://www.etimolojiturkce.com/kelime/sansür adresinden erişildi.

Tonta, Y. ve Çelik, A. (1996). Düşünce Özgürlüğü, Bilgi Edinme Özgürlüğü ve Bilgi Hizmetleri. A. Çelik ve Y. Tonta (Ed.), Bilgi Edinme Özgürlüğü içinde (ss. 1-13). Türk Kütüphaneciler Derneği Ankara Şubesi. http://eprints.rclis.org/14748/ adresinden erişildi.
 
Top